"Milliyetçi Forum" forum üyeleri ile aşağıdaki iletişim kanalı ile iletişim kuracaktır.
E-posta Adresi:
+ Konuyu Cevapla
Toplam 2 Sayfadan 1. Sayfa 1 2 SonuncuSonuncu
Toplam 16 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Lehçelerimiz..

  1. #1
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Lehçelerimiz..

    Tarihte Türkçe..

    Prof Dr. Fikret Türkmen Armağan


    ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİYERİ





    1-Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi diye adlandırdığımız yazı dili, bilindiği

    gibi, Anadolu ve Rumeli bölgesinde ve Oğuz-Türkmen lehçesi temelinde kurulup gelişmiş olan Türk yazı dilinin Xlll-Xv.yüzyıllar arasını kaplayan ilk dönemidir. Bugün Türkiye ve Avrupa kitaplıklarında yüzlerce yazma eseri bulunan Eski Anadolu Türkçesi, dil yapısı bakımından özel bir değer taşıdığı gibi,Türk dili tarihindeki yeri bakımından da bir dönüm noktası oluşturur. Çünkü XIII. Yüzyıla gelinceye kadar Oğuz boyları, Orta Asya Türk devletlerinin siyasi ve sosyal dokusunu oluşturan etnik yapıda önemli bir yer tuttukları halde, lehçeleri müstakil bir varlık gösterememiştir. Oğuz Türkçesinin bağımsız bir kimliğe ulaşabilmek için geçirdiğitarihi sürecin bir özet halinde gözden geçirilmesi bile, bu önem ve değeri kendiliğinden ortaya koyacak niteliktedir.



    Oğuzcanın Eski Anadolu Türkçesinden önceki tarihi dönemi, Oğuz boylarının tarihteki yerlerine koşut olarak başlı,ca iki alt döneme ayrılabilir. Bunlar:

    a-Vl-Xl, yüzyıllar arasındaki dönem,


    b- Xl-Xlll, yüzyıllar arasındaki alt dönemlerdir.


    2. Bilindiği üzere Oğuzlar, Köktürklerin tarihine paralelolarak VI. yüzyıldan beri tarih sahnesinde varlığını duyurmuş olan büyük bir Türk kavmidir. Vl-Xl. yüzyıllar arasını kaplayan ve Türk dili tarihinde Eski Türkçe diye adlandırılan dönemde, Oğuz boyları varlıklarını Köktürk (MS. 552-745),Uygur (MS. 745-840) ve Karahanlı (MS. 912-1212) Türk devletlerinin coğrafyasında, siyasi bakımdan onlara bağlı ve zaman zaman da bu devletlerin siyasi yapısını etkileyen bir etnik kololarak sürdüregelmişlerdir. Orhun ve Yenisey Yazıtları'ndaki kayıtlardan, Oğuzların VII. yüzyılın ilk yarısında Yenisey bölgesindeki Barlık ırmağı yörelerinde, VII. yüzyılın ikinci yarısından sonra da Tula ırmağı boylarında ve Ötüken yöresinde oturdukları bilinmektedir' , Bunlar, Köktürklerin yerini alan Uygurlar döneminde de Orhun ırmağı bölgesinde yaşarruşlardrr'. Karahanlılar döneminde ise, Karahanlıların batısındaki sınır



    bölgesinde yer almışlardır. Bu Türk boyunun, ıx-xL. yüzyıllar arasındaki dönemde, Aral gölünün kuzeyindeki steplerde ve Seyhun (Sirderya) ırmağının iki yakasında oturdukları tarihi ve coğrafi kaynakların verdikleri bilgilerden anlaşılmaktadır. Bunların daha X. Yüzyılda, Sirderya (Öküz ırmağı)boylarında ve Aral gölü kıyılarında Yenikent merkez olmak üzere bir Yabgu Devleti kurdukları da biliniyor.

    Oğuz Türkmen boylarının tarihte böyle önemli bir yerlerinin bulunmasına rağmen, bu dönemde


    üğuzca kendisini bağımsız bir varlık halinde ortaya koyamamıştır. Bu durum, Türk dilinin o



    yüzyıllardaki tarihi akışını yönlendiren etkenler yanında, asıl, Oğuzların bağımsız bir siyası varlık kuramamış olmalarıyla ilgilidir. Bu dönemde meydana getirilen eserlerde, Oğuz-Türkmen lehçesi, kendi varlığını ancak bazı beliıtiler halinde ortaya koyabilmiştir.


    Aslında Eski Türkçe dediğimiz dönem, dil yapısında az çok farklı lehçelerin izlerini taşıyan bir
    dönemdir. Oğuzların bağlı bulundukları Türk devletlerinin sınırları içinde birbirinden farklı etnik
    unsurların yer almış ve bunlara ait dil özelliklerinin yer yer yazı diline yansımış olması, Köktürk



    yazıtlarında olsun, meydana getirilen daha sonraki yazılı eserlerde olsun, birtakım lehçe veya ağız ayrılıklarının doğmasına yol açmıştır. W. Radloff'un bu konudaki tespiti:' ilgi çekicidir. S. E. Malov da Yenisey ve Orhun Yazıtları'ndaki lehçe ayrılıkları ile eski Kuzey Oğuzcanın etkisine işaret etmiştir". A.von Gabain ise, Uygur yazıtlarında olduğu gibi, Orhun ve Yenisey Yazıılan'nda da lehçe ayrılıkları yüzünden bir dil birliğinin bulunmadığını belirtmiş, Eski Türkçe döneminden bugüne kadarhangi kavmi'unsurlara ait olduğu tespit edilemeyen beş ayrı lehçenin izlerinden söz etmiştir', Köktürk ve Uygur ülkelerinde Oğuzlar da önemli bir yer tuttuklarına göre, Eski Türkçede Oğuz lehçesi ile ilgili birtakım özelliklerin de kendini göstermesi olağandır. Nitekim bizim daha önce bu konuda yaptığımız bir araştırma,

    Yenisey ve Orhun Yazıtları ile Uygurcanın n lehçesinde, genel eğilimler veya belirtiler halinde

    birtakım Oğuzca özelliklerin de yer aldığım" ortaya koymuştur. Daha sonraki yüzyıllarda Karahanlı dönemini temsil eden Anonim Kur'an Tefsiri'nde de, A. K. Borovkov Oğuzcanın etkisini tespit etmiştir?


    Sonuç olarak, Eski Türkçede Oğuz-Türkmen lehçesinin izlerine rastlanmakla birlikte, bu


    dönemde Oğuzca, esas itibariyle konuşma dilinden öteye geçemeyen bu yüzden de özellikleri açık seçik belirlenemeyen sisli bir perdeyle örtülmüş bulunmaktadır.

    3. Gelelim Xl-Xlll, yüzyıllar arasındaki döneme:



    Oğuzlar bu dönemde Orta-Asya' daki varlıklarını daha belirgin duruma getirmişler; Yukarıda


    belirttiğimiz Yabgu Devleti'nin merkezi Yenikent'e ilave olarak Haare, Cend, Sepreıı, Suğnak, Karaçuk (Fôrabı, Barçınlig-Kent, Ecııas, Urkenı, Sırlı- Tanı gibi yeni şehirler kurarak Sirderya ırmağının iki yakasında kısmen göçebe kısmen de yerleşik hayata geçmişlerdir. Kaşgarlı Mahmud, yerleşik yaşayışa geçmiş olan Oğuzların yüksek kültürlü bir şehir hayatı yaşadıklarınaişaret etmiştir".



    Öte yandan Xl-Xlll. yüzyıllar arasında Oğuzlarm Aral gölü kıyılarındaki steplerden güneye
    Harezm ve Sirderya bölgesine sürekli göç ettikleri. Harezm yoluyla Horasan üzerinden Yakın Doğuya uzanarak Selçuklu devletlerinin kuruluşunu hazırladıkları bilinen tarihi gerçeklerdir. Xl-Xlll. yüzyıllar arası, aynı zamanda Oğuzların Orta-Asya' dan batıya doğru uzanan siyası etkinliklerinin güçlenme dönemidir. Nitekim daha XI. yüzyılda büyük Selçuklu Devleti 'nin batıya yaptığı göçlerle, Oğuz nüfuzu yalnız Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerinde kalmamış; Azerbaycan üzerinden Abbasi Devleti'nin başkenti ve büyük kültür merkezi Bağdata kadar uzanmıştır.

    XI. yüzyıl sonlarında Kaşgarlı Mahmud'un Divaııu Lügat-it Türk'te Oğuzlara ve Oğuzcaya
    ağırlıklı bir yer vermiş olması, hiç şüphe yok ki, Oğuzların bu dönemde, Orta-Asya ve Batı Türk dünyasında oynadıkları etkin rolle ilgilidir. Gerçekten de Oğuz Türkçesi üzerindeki ilk somut bilgilerimiz, Kaşgarlı Mahmud'un Oğuzca için ayırdığı bölümde verdiği bilgilere veya yer yer yaptığı açıklamalara dayanıyor. Bu bilgilerden, Oğuzca'run XI. yüzyıl sonlarında, VI. yüzyıldan beri coğrafi ve siyası ayrılıklara rağmen tek bir kol halinde süregelen ve o dönemde KarahanIı (Hakaniye) Türkçesi diye adlandırılan ortak yazı dilinden hangi noktalarda ayrılmış olduğunu, bazı belirsizliklere rağmen ana çizgileriyle az çok kestirebiliyoruz", Ancak unutmamak gerekir ki, XI. yüzyıl sonunda Oğuzca genel olarak herhalde genelolarak yine konuşma dilinin sınırlarını aşamamış bir lehçe durumundadır.

    4. Oğuzcanın geçirdiği ikinci tarihi gelişme süreci Xll-Xlll. yüzyılları kapsayan dönemdir. Bu
    yüzyıllarla ilgili tarihi kaynakların Oğuzlar hakkında verdiği bilgiler ve bugün elimizde bulunan, yazılış tarihleri kesin olarak bilinmese de dil yapıları bakımından bu döneme sokulabilecek olan eser/er,Oğuzcanın XII, XIII yüzyıllarda Karahanlı yazı dilinden Oğuzca temelinde bir yazı diline doğru bir yol alma (yani Oğuzcaya canlılık kazandırma) mücadelesi verdiğini ortaya koymaktadır. Yazılış alanları Harezm ve Anadolu arasına giren Behcetü'l-hadaik, Ali'nin Kıssa-i Yusuf'u, Kitab-ı Güzide, Kuduri Tercümesi, Kiıabu 'l-ferai; gibi eserlerin dili ile Kaşgarlı 'nın Oğuzca için verdiği özellikler birbiri ile karşılaştınhnca, durumun genellikle ortaklık göstermesi, Oğuzcanın "Olga bolga dili" denilen karışık dilli eserler yoluyla bir yazı dili oluşturma mücadelesine girdiğini açıklayıcı niteliktedir. Bu konuda elbette farklı yorumlar da söz konusudur. Bu nitelikteki eserlerde görülen Oğuzca dışı Doğu Türkçesine özgü
    özelliklerin. bir geçiş sürecinin gereği olarak Oğuzcanın normatif özellikleri olduğunu kabul eden görüşler de vardır. Kabul etmeyen ve bunları kişisel ağız yapısına bağlayanlar da... Bu konudaki farklı görüşlerin tartışması bir yazımızda özelolarak ele alındığı içinlü burada konunun ayrıntısına girmeyi gereksiz buluyoruz. Yalnız belirtmek istediğimiz husus, yine bu ikinci dönemde de Oğuzcanın dil yapısı bakımından daha kendine özgü kişiliğini bulamamış olmasıdır.

    5. Üçüncü dönem, Oğuzların Orta-Asya'dan uzak bir coğrafi bölgede, yani Anadolu'da bağımsız bir devlet kurduktan sorıra (M. S. 1077), XIII. yüzyıl sonlarından başlayarak oluşturdukları Eski Anadolu Türkçesi dönemidir. Bu dönemde Oğuzların eski ortak yazı dilinden uzak kalmaları ve Anadolu'ya XIXIII.yüzyıllar arasında sürekli Oğuz göçlerinin yapılmış olması, Oğuzcanın yazı dili haline gelişinde önemli birer etkendir. Ancak, bu dönemin oturmuş, standart bir yazı dili durumuna gelmesi de elbette kolayolmamıştır. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinde din dili; medrese dili; bilim dili ve dış yazışmalar dili olarak Arapçanın, edebiyat ve divan dili olarak da Farsçanın yürürlükte olması.

    Türkçenin hakim duruma geçebilmesini hayli güçleştirmiş ve geciktirmiştir. Bu yüzden Selçuklular devrinde Türkçe yalnız halka seslenen basit içerikli ve dini nitelikte eserlerin dili olabilrniştir; dolayısıyla Arap ve Fars dillerine karşı büyük bir mücadele vermek zorunda kalınmıştır. Öte yandan, halkın konuşma dili olan Oğuzcanın bir yazı diline dönüştürülmesi de elbette kolayolmamıştır. Ortak İslam medeniyetinin ve Anadoludaki yeni yaşayış düzeninin gerekli kıldığı dil malzemesi, ister istemez yer yer Arapça ve Farsçadan yararlanmayı ve yerli dillerdeki bazı yabancı kelimeleri Türkçeleştirmeyi de gerekli kılmıştır.

    Ne var ki. Selçuklu Devletinin yıkılması ile kurulan Anadolu beylikleri dönemi (1277-1450), Anadolu'da Oğuz-Türkmen lehçesi temelinde bağımsız bir yazı dilinin oluşmasını kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır.Beylikler dönemi Türkçesinin ana özelliği, Arapça ve Farsçaya karşı Türkçeyi hakim kılma mücadelesinde toplanır. Gerçi XIII. yüzyıl Orta-Asya'sındaki siyası sosyal kaynaşmaların doğurduğu sonuçlar, Türk dilini aıtık tek bir kol halinde yol almaktan çıkarıp yeni yazı dillerinin oluşmasına elverişli bir ortam hazırlamıştır. Ancak, yeni yazı dillerinin oluşmasını ve Türk dilinin birkaç ana kola ayrılmasını sağlayan bu tarihi süreç dışında Anadolu Beylikleri'nin başında bulunan ve o yüzyıl Anadolu' sunun siyası' sosyal ve kültürel temsilciliklerini yapan Türkmen beylerindeki bilinçli tutumun ve kendi ana dillerine verdikleri değerin büyük payı vardır. Karamanoğlu Mehmet Bey'in H. 676 (M. 1277) yılında
    divan işlerinde yalnız Türkçe kullanılmasını emretmiş olması, bu genel tutumun bir göstergesidir.

    Nitekim, Anadolu'nun en batı kesimlerinden başlayarak ta Erzurum' a kadar uzanan bölgelerinde ve bütün beylik merkezlerinde etkin birer kültür ortamı oluşmuştur. Böylece Aydın, Kütahya, Bursa, İzmir,Balıkesir, Konya, Niğde, Ladik, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir ve daha sonra Edirne gibi merkezlerde telif ve tercüme yoluyla günümüze kadar uzanabilmiş manzum ve mensur, dini, tarihi, edebi, destanı, felsefi, tıbbi nitelikte büyük çapta yüzlerce eser ortaya konabilmiştir. Bütün bu gelişmelerle XV.yüzyılortalarında, Eski Anadolu Türkçesi, artık genel çizgileri ile o günün ihtiyaçlarını karşılayabilen bir
    bilim ve sanat dili düzeyine yükselmiş bulunuyordu. Böylece; Oğuz Türkçesi, VI. yüzyıldan XIII. yüzyıl sonlarına kadar uzanan birbirinden farklı iki sürecin oluşturduğu belirsizlikten ve tarihin sisli perdesi altında eriyip kaybolmaktan kurtularak Doğu Türkçesi'nden ayrı, kendine özgü şekil ve işlev dallanmalarına uğramış zengin dil yapısı ile dil tarihindeki özel yerini alabilmiştir.

    6. Eski Anadolu Türkçesinin bir yazı dili halinde kuruluşunun dil tarihi açısından ortaya koyd uğu öteki sonuçları da şu noktalarda özetleyebiliriz:

    1- Eski Anadolu Türkçesinin bağımsız ve zengin bir yazı dili haline gelişi. Oğuz-Türkmen
    kolunun daha sonraki dallanmalarına da çığır açmış; bu yazı dilinin. zamana ve yeni kültür şaıtlarına bağlı değişme ve gelişme dönemlerinden geçerek oluşturduğu Osmanlı Türkçesi. Kırım Osrnanlıcası, Türkiye Türkçesi. Azerbaycan Türkçesi ve Gagavuzca gibi kolları içine alan Güney-Batı Türk lehçeleri grubuna sağlam bir temel vazifesi görmüştür .

    2. Bu yazı dilinin kurulması ile. Oğuz Türkçesinin ses bilgisi. şekil bilgisi ve söz varlığı
    açısından Eski Türkçe ile ortaklaşan yanları dışında. özellikle klasik Doğu Türkçesinden büyük ölçüde ayrılmış olan özellikleri bütün ayrıntıları ile gün ışığına çıkmıştır.

    3. Bu dönemde ortaya konan yüzlerce eser ve bunların Eski Anadolu Türkçesine özgü dil
    yapıları. Türk dili alanına bir zenginlik katmıştır. Türk dilinin öteki kollarında görülmeyen veya seyrek rastlanan gramer şekilleri. konuşma dili kanalıyla yazı diline aktarılmıştır. Ses ve şekil bilgisinin kendine özgü birçok özelliği, bu bağlamda yablakz-yavlak "pek, fena. kötü", tabışkarc-ıavşcuı. aruvaıı "temizirn", açavuz "açalım" örneklerindeki b>v değişmesi; Türkiye Türkçesinin bugünkü -lyor hfil kipini oluşturan alayorur, geçeyorur örneklerindeki -a yaru-r tasvir fiili; boyın viriipdiir, sarmaştıpdurur örneklerindeki geçmiş zaman kipi. bulısaram. uçısar, salısar örneklerindeki -lsAr gelecek zaman eki, yiyesi gün , göresi gö z, dogacak vakı, karınacak nesne örneklerindeki -Asl, -AcAk gelecek zaman sıfat-fiilleri ile bunları n
    çekimli fiil türleri; -Ic/ık, -IncAk, -lcAgAz gibi zarf-fiil ekleri ve bunlara katılacak daha başka nice özellikler, dil hazinesine ilk kez Eski Anadolu Türkçesi kanalıyla kazandırılmış olan şekiller , yeni gramer biçimleridir.

    4. Anadolu'ya 24 Oğuz boyundan 23'ünün gelmiş olması, bunlar dışında Kıpçak vb. öteki bazı
    Türk etnik unsurlarının da yer alışı. gerek Oğuz boyları, gerek Oğuzların öteki un surları arasında birtakım ağız ayrılıklarının bulunması ister istemez etkisini yazı dilinde de göstermiştir . Anadolu Beylikleri döneminde her beylik bölgesinde bir kültür merkezinin filizlenmesi ve yazılı eserlerin dili ile konuşma dili arasında bir ayrım gözetilmemesi, Eski Anadolu Türkçesini oluşturan normatif ve standart ölçüler yanında , bunun dışına taşan birtakım ağız ayrılıklarının da bulunmasına yol açmıştır. Bugün bu döneme giren eserlerin çeşitli yönlerden incelenmesi bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

    Eski Anadolu Türkçesinde konuşma ve yazı dilinde var olan bu farklılıklar , zamanın yol açtığı
    bazı değişmelerle veya olduğu gibi günümüz Anadolu ağızlarına kadar uzanagelrni ştir. Bugün Anadolu ağızlarının zengin yapısında yer ,alan çeşitli özelliklerin temelinde yine Eski Anadolu Türkçesi yatmaktadır. Dolayısıyla, Eski Anadolu Türkçesi, Anadolu ve Rumeli ağızlarının oluşmasında da temel vazifesi görmüştür; tarihi diyalektoloji çalışmalarının da yolunu açmıştır. Gerçi bugün Eski Anadolu Türkçesi üzerinde, daha. toparlayıcı ve sınıflandırıcı çalışmalar yapılmış değildir. Onun için o dönemdeki Oğuz boylarını temsil eden kaç temel ağız yapısının bulunduğu bilinmemektedir. Bu yüzden de Anadolu ağızlarının tarihi devirle olan bağlantısını aydınlatıcı bilgilere sahip değiliz" . Bu nitelikteki çalışmalar bir kaçı geçmeyecek kadar azdır. Yalnız şu var ki, bu alandaki toparlayıcı bilgiler ortaya konduktan sonra,
    Eski Anadolu Türkçesi ile Anadolu ve Rumeli ağızları arasında bir köprü kurulabilecek ve tarihi
    diyalektoloji araştırmalarından verimli sonuçlar elde edilebilecektir.

    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  2. #2
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Türk Dilinin Tarihi Dönemleri

    Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:

    1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.

    2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.

    3. İlk Türkçe Dönemi: Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.

    Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:
    1. ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ(6.–13. yüzyıllar arası)

    Türkçenin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:
    a) Köktürk metinleri

    Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).

    Bunlardan “Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında dikildiği tahmin edilmektedir. Eğer bu tahmin doğruysa, altı satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.” Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistanda Esik kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek demektir.

    İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.
    b) Uygur metinleri

    Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:

    · Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.

    · Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur.* Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beğ’i yutar.) ve Çaştani Beğ hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğ’in mücadelesi)dir.

    · Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

    · Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

    c) Karahanlı metinleri

    Eski Türkçenin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri şunlardır:
    · Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi): Yusuf Has Hâcib, 1069-1070 yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet, insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu göstermiştir.
    Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır. Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği bu eser Tabgaç Buğra Karahan’ın iltifatına mazhar olmuş ve yazarına da Has Hâciplik* unvanını kazandırmıştır.

    Kutadgu Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.

    · Dîvânü Lûgati’t-Türk: Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072’de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife Ebü’l Kasım Abdullah’a sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçeden Arapçaya sözlük tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri), koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir.
    Aynı zamanda, halk edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu Dîvânü Lûgati’t-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.

    · Atabetü’l-Hakayık (Gerçeklerin Eşiği): Dinî ve tasavvufî konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta; bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi, cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.

    · Divân-ı Hikmet: Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerine hikmet, bu şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir. Bu eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevî’ye ait değildir. Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş, yaşadığı dönemde birleştirci bir rol üstlenmiş, Hacı Bektâşı Velilerin Yunus Emrelerin, Mahdum Kuluların yetişmesine vesile olmuştur.
    2. ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ (13.–15. yüzyıllar arası)

    Eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asya’da kullanılan Türkçeye, Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da verilmiştir. “Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm böl­gesidir. Bu bölge, dil tarihimizde, bir yandan Karahanlı Türkçesi ile Harezm Türkçesini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir yandan da Eski Türkçenin yeni şartlar altında devamını sağlayan ve Doğu Türkçesini başlatan Çağataycanın oluşmasına ortam hazırlamıştır.

    Edebî gelenek bakımından, Harezm’in kuzeyindeki Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçesine dayandığı için bölgenin Kıpçak Türkçesinin ayrı bir kol hâline gelişinde de büyük katkısı vardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru yol alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçesi temelinde yeni bir kol oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine bu bölgede başlamıştır denebilir.

    Görülüyor ki, Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar biribirinin devamı niteliğinde tek kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir. Bu dallanmanın gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır... Esasen bu devir Türkçesine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri önemlidir.”

    Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu dönem, Harezm Türkçesi ile temsil edilir. Harezm Türkçesi, 13. ve 14. yüzyıllarda Batı Türkistandaki yazı diline verilen isimdir. Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçesine dayanan bu yazı dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.

    Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş olarak değerlendirilen bu dönemde, dil tarihi bakımından önemli eserler yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçesi ve Kıpçak Türkçesi olmak üzere iki grupta değerlendirmek de mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca anılmıştır:

    Harezm Türkçesinin yadigârları:

    · Mukaddimetü’l - Edeb: Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser, Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pratik bir sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsız’a sunulmuştur.

    · Kısasü’l - Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda yazılarak 710 (1310)’da Emir Nasrüddin Tok Buğa’ya sunulan bu eserde; Kur’anıkerim’de adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı sıra Hz. Muhammed, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ait menkıbeler de vardır.

    · Muînü’l – Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir eserdir.

    · Muhabbetnâme: 1353’te Harezmî tarafından yazılan manzum bir eser­dir.

    · Nehcü’l – Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358’de yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
    Anonim Kur’an Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.

    Kıpçak Türkçesinin yadigârları:

    · Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus): İtalyan tüccarlar ve Alman rahipler tarafından derlendiği tahmin edilen, Hristiyanlığa ait ilâhileri, bilmeceleri Türkçe – Almanca – Lâtince – Farsça sözlük parçalarını içine alan ve anonim bir eser olan Kodeks Kumanikus, Kıpçakça için olduğu kadar Türk dili tarihi için de önemli bir kaynaktır. Eserdeki 1303 tarihi eserin yazılış tarihi mi yoksa istinsah tarihi mi olduğu bilinmemektedir.

    · Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b. Yusuf tarafından 1245’te Mısır’da yazılmış veya istinsah edilmiş bir lügat – gramerdir. Mısır’da yazılan Kıpçakça eserler içinde –şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.

    · Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından 1312’de yazılmıştır.

    · Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.

    · Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.

    · Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.

    · El-Kavaninü’l-Külliye li Zabti’l-Lûgati’t-Türkiyye: Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı bilinmemektedir.
    3. YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ(15.–20. yüzyıllar arası)

    Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının gelişerek devam ettiği dönemdir. Bu dönemi, dil bilgisi yapısı bakımından belli farklılıklar olmakla birlikte Orta Türkçe Dönemi’nden kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Ancak Türkçenin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.

    Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm Türkçesi ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçesi gelişmesinini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçuklularıyla birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede büyük gelişmeler göstererek Türkçeninin ikinci büyük, edebî yazı dili olmuştur.

    Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi denen lehçeler grubu teşekkül etmiştir.

    Konu CeYLaN tarafından (29-12-08 Saat 14:31:17 ) değiştirilmiştir.
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  3. #3
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    4. MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ

    20. yüzyıldan itibaren bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de çok geniş bir alanda oldukça hareketli bir görünüm arz eden Türkçe, günümüzde yirmiye yakın yazı diliyle varlığını devam ettirmektedir.
    Türkler, 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı alfabelerle yazılı dil yadigârları bırakmışlardır. Bu eserlerde din, alfabe, konu... gibi farklılıkların yanında kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere, kâğıtlara yazılmıştır.

    ESKİ TÜRKÇE
    Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.

    Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.

    Kuzey – Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi
    11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi ol­mak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.
    KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ

    Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
    Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
    a) Kuzey Türkçesi

    Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı ile yayımladığı Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
    b) Doğu Türkçesi

    Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu) Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu yazı dili, Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
    “Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk edebiyatının da en önemli şahsiyetlerinden biri olan Ali Şir Nevâyî, Azerî ve Anadolu sahasında da okunmuş, Osmanlı şairlerince üstat tanınmış ve XV. yüzyıldan bu yana şiirlerine pek çok nazire yazılmıştır. Meydana getirdiği divan, mesnevi, tezkire, hâl tercümesi, tarih vb. gibi değişik türlerde; musiki, aruz, dil, din vb. gibi farklı konularda kaleme aldığı otuza yakın eser, klâsik Çağatay edebiyatının teşekkülünde ve gelişmesinde büyük hizmet görmüştür.”
    Ali Şir Nevâyî’nin Türkçeyle Farsçayı karşılaştırarak Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu anlatan Muhâkemetü’l- Lûgateyn (İki Dilin Muhakemesi) adlı eseri dil tarihi bakımından özellikle anılmaya değer niteliktedir.

    Bugünkü Pakistan, Hindistan ve Afganistan topraklarında 16. yüzyılın başlarında büyük bir Türk devleti kuran Babür Şah, Çağatay şiirinin ve nesrinin güzel örneklerini vermiştir. Babür Şah’ın Vekayi adlı eseri ise, dünya hatıra edebiyatının önemli kaynaklarındandır.
    17. yüzyılda Çağatay Türkçesini temsil eden Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime adlı eserleri meşhurdur.
    Doğu Türkçesi günümüzde, Batı Türkistandaki Modern Özbek Türkçesiyle ve Doğu Türkistanda Yeni Uygur Türkçesiyle temsil edilmektedir.
    BATI TÜRKÇESİ

    Hazar’ın güneyinden batıya uzanan ve Azerbaycan (Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan), Anadolu, Adalar, Rumeli, Irak ve Suriye’de konuşulan Türkçeye Batı Türkçesi denmektedir. Bugünkü yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi Batı Türkçesi grubunda yer almaktadır. Türk yazı dilinin bu kolu Oğuz lehçesine dayandığı için Oğuz grubu olarak da adlandırılır.
    12. yüzyılın sonlarıyla 13. yüzyılın başlarından günümüze kadar kesintisiz olarak devam eden ve Eski Türkçeden sonra oluşan Türkçenin iki büyük kolundan biri olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dilidir. Türkçenin diğer yazı dillerine göre en çok gelişme gösteren koludur.

    Bugün Batı Türkçesi; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Gagavuz Türkçesi ve Türkmen Türkçesiolmak üzere varlığını dört kolda devam ettirmektedir. Türkmen Türkçesi, yüzyıllarca Doğu Türkçesinin etkisi altında kaldığından Türkiye Türkçesine yakınlığı Azerbaycan Türkçesi kadar değildir. Gagavuz Türkçesi de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra edebî dil olma yolunda büyük gelişmeler göstermektedir.
    Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin ana kolunu oluşturur ve tarihî süreçte kendi içinde üç döneme ayrılır:
    a) Eski Anadolu (Eski Türkiye) Türkçesi

    13. yüzyılın başlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar Anadolu ve Rumeli’de kullanılan, Oğuz temelindeki Türkçe olup Batı Türkçesinin ilk dönemini oluşturur.
    Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Eski Anadolu Türkçesini Anadolu’daki siyasî ve sosyal gelişmelere bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.

    Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlâkî özellikler taşıyan ve daha çok halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin yazılmasında beylerin; kendi millî dil ve kültürlerine önem veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 15 Mayıs 1277’de dellâl çağırtarak yaydığı “Şimden gerü dîvânda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” fermanı oldukça önemlidir.

    Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan Anadolu Beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir.

    Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur.
    b) Osmanlı Türkçesi

    Pratikte kısaca Osmanlıca diye de adlandırılan Osmanlı Türkçesi, 15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı devletinin sınırları içinde kullanılan yazı dilidir.
    Bu dönemin en belirgin özelliği, Arapça, Farsça gibi yabancı dillerden oldukça fazla kelime ve gramer şeklinin Türkçeye girmiş olmasıdır. Klâsik bir edebiyat oluşturma ve sanat yapma anlayışıyla Türk yazı dili âdeta Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan üçüz bir dil hâline getirilmiştir. Konuşma diliyle yazı dili arasındaki farklar her geçen gün artarken bir tarafta konuşulan fakat yazılmayan bir dil; diğer tarafta yazılan fakat konuşulmayan bir dil ortaya çıkmıştır.

    Halka, halkın diliyle seslenen halk şairlerinin yalın Türkçesi yanında sanat yapma endişesiyle sadece belli bir zümrenin anlayabildiği, halkın anlamadığı, konuşmadığı unsurlar divan şairleri aracılığıyla dile girmiştir. Bu durum 17. yüzyılda doruğa çıkmıştır.

    Dilde ortaya çıkan bu ikilikten kaynaklanan anlaşılmazlık sorunu, 17. yüzyılda mahallîleşme hareketiyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu çözülme 18. yüzyıl boyunca ve Tanzimat’a kadar devam ettiyse de Türkçe, yabancı kelimelerle yüklü ağır bir dil olarak varlığını Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturan Türkiye Türkçesine kadar sürdürdü.
    c) Türkiye Türkçesi

    Batı Türkçesinin bugün içinde bulunduğumuz üçüncü dönemidir. Türkiye Türkçesi teriminden, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili olan ve bugün çok geniş bir alanda kullanılan Türk yazı dili anlaşılır.

    Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının (Z.Gökalp, A.C. Yöntem, A.Koyuncu) konuşma dilinden yeni bir yazı dili yaratma amacıyla Genç Kalemler dergisinde başlattıkları Yeni Lisan hareketi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Yeni Lisan makalesinde bu hareketin amacı, “Millî bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir dile ihtiyaç vardır. Bu dil konuşulan dil, İstanbul Türkçesidir. Yazı diliyle konuşma dili birleştirilirse millî bir edebiyat ancak o zaman dirilecektir. Bunun için de yapılacak tek şey dilde Türkçenin kurallarını geçerli kılmak olacaktır.” şeklinde özetlenmektedir.

    Türkçenin sadeleşmesinde de önemli bir yeri olan Yeni Lisan hareketinin gerçekleşmesinde bugün de geçerliğini sürdüren ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

    · Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren dil bilgisi kuralları ve bu kurallarla yapılan bütün tamlamalar kaldırılmalıdır.
    · Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerle yapılacak yeni isim ve sıfat tamlamaları, Türkçenin kurallarına göre yapılmalıdır.
    · Yazı diliyle konuşma dili arasındaki büyük ayrılığı kaldırmak için yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı, İstanbul konuşması, yazı dili olmalıdır.
    · Bu ilkelerden yola çıkarak taklit değil, yeni ve millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.

    Bu ilkelerden hareketle yabancı kural ve kelimelerden hızla temizlenen Türkçe, Millî Edebiyat Akımıyla da İstanbul ağzına dayanan bir yazı dili şeklinde gelişmesini sürdürdü.
    “Türkiye Türkçesinin gelişmesi içinde Yeni Lisan hareketinden sonra en geniş çalışma Dil inkılâbı’dır. Dil inkılâbı, dil konusunu, önemi ve gelişme şartları bakımından çok yönlü ve sağlam bir zeminde ele alma ve olgunlaştırma hareketidir. 1928’de Lâtin alfabesinin kabulü, 1932’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’nin kuruluşu bu hareketin önemli halkalarıdır. Bu devrede Türkçeye devlet eli uzanmış ve Türkçeleşme hareketi devletin desteği ile yürütülmüştür. Bu hareketin ana hedefleri şunlardır:
    1. Yeni Lisan hareketinden sonra da Türkçede kalmış bazı yabancı gramer şekilleri ve kelimeleri dilden atmak,
    2. Dili, milleti birleştiren, millî kültür etrafında toplayan önemli bir varlık olarak görme fikrini genişletmek,
    3. Türkçeye, yapı ve özelliklerine uygun bir gelişme zemini hazırlamak,
    4. Türkçeyi eğitim dili hâline getirmek,
    5. Türkçeyi, ilim ve kültür dili hâline getirmek,
    6. Türkçeyi bir ilim kolu olarak inceleme ve araştırma konusu yapmak,
    7. Dile yeni kelime katacak kelime türetme yollarına işlerlik kazandırarak, bu yolla dili zenginleştirmek.
    Dil inkılâbı ile Türkçede, 1940’lı yıllardan itibaren bir tasfiyecilik hare­keti görülür. Zaman zaman Türkçenin tabiî gelişmesinin önünü tıkayan bu tasfiyecilik hareketi artık hızını kaybetmiştir. Fakat bugün Türkiye Türkçesi yeni bir tehlike ile karşı karşıyadır. Bu da batı kökenli kelimelerin kullanılışının gittikçe artmasıdır.”
    Azerbaycan Türkçesi

    Türkiye Türkçesiyle büyük bir yazı dili ayrılığı göstermeyen Azerbaycan Türkçesi, esasen 16. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi içinde bir ağız olarak varlığını sürdürmüş, bu yüzyıldan sonraki gelişmelerle bir lehçe görünümü kazanmıştır. Türkiye Türkçesi batı dillerinden etkilenirken Azerbaycan Türkçesi, bir dönemdeki Sovyet hakimiyetinin sonucu olarak Rusçadan; Güney Azerbaycan’ın İran sınırları içinde olması ve komşuluk ilişkileri sebebiyle de Farsçadan etkilenmiştir.
    Azerbaycan Türkçesi bugün bağımsız bir devlet olan Azerbaycan Cumhuriyetinde, İran’daki Güney Azerbaycan’da ve dağılan Sovyetlerdeki Azerbaycan Türkleri arasında bir yazı dili olarak kullanılmaktadır.

    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  4. #4
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Türkçenin Tarihi Gelişimi

    (Muharrem Ergin)


    Eski Türkçe

    Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Milâdın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun âbidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz.


    İşte nazarî olarak Milâdın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili 12 - 13. asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir sahayı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir.


    Kâşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe’si, yahut başka eserlerde Kâşgar dili, Kâşgar Türkçe’si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe’nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” tâbirini kullanmaktayız. Türkçe’nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe’nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe’nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız.


    O hâlde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe’dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe’nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe’nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir.


    Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe’nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe’nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir.

    Kuzey-doğu Türkçe’si, Batı Türkçe’si

    Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe’nin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe’nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabiî gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe’nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12-13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe’si, diğeri Batı Türkçe’si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz.

    Kuzey Türkçe’si, Doğu Türkçe’si

    Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe’si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe’nin tabiî ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi hâlinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe’si ve Doğu Türkçe’si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe’si, Kıpçak Türkçe’sidir. Doğu Türkçe’si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe’ye bırakan yazı dilidir.

    Batı Türkçe’si

    Batı Türkçesi’ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe’si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe’dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe’sine umumî olarak Batı Türkçe’si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçe’si veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçe’sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir.


    Azeri Türkçe’si, Osmanlı Türkçe’si

    Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir.


    Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir.


    Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe’sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır.


    Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe’sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe’si yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün teşkil ederler.

    Batı Türkçesinin gelişmesi

    Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe’si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin tabiî gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe’sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir.


    Demek ki Batı Türkçe’sinde Türkçe’den başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe’ye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilâya başlamış, bu istilâ bilhassa Batı Türkçe’sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe’yi âdeta tanınmaz bir hâle getirmiştir.
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  5. #5
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe’si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe’si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir.

    İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe’si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır:


    1. Eski Anadolu Türkçe’si

    2. Osmanlıca

    3. Türkiye Türkçe’si

    Eski Anadolu Türkçe’si

    Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu Eski Anadolu Türkçe’si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe’de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.


    Eski Anadolu Türkçe’si bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe’sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe’si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe’si ve Osmanlıca - Türkiye Türkçe’si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe’sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.


    Eski Anadolu Türkçe’si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe’ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istilâ başlangıcı hâlini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.


    Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe’yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.


    Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe’nin başlangıçtan bugüne kadar hep ayni kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlıca devrine girmiştir.

    Osmanlıca

    Osmanlıca Batı Türkçesinin ikinci devri olup 15. asrın sonlarından 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan yazı dilidir. Dört asırdan fazla bir ömrü olan Osmanlıca, şüphesiz hep ayni kalmamış, baştan ve sondan geçiş devirlerinde ve ortada, hudutları kesin olarak çizilemeyen birbirine geçmiş çeşitli iç merhâleleri olmuştur. Fakat iç ve dış bakımından esas vasıfları itibariyle Osmanlıca ismi altında bu ismin çok iyi ifade ettiği bir bütünlük gösterir.


    Türkçe bakımından, Osmanlıca’da aşağı yukarı mühim hiçbir değişiklik olmamış, Eski Anadolu Türkçe’sinden sonra günümüze kadar Türkçe’nin başlıca şekilleri hemen hemen hep ayni kalmıştır. Yani gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında belirli bir ayrılık yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkçe bakımından ancak bu son iki devre ile Eski Anadolu Türkçe’si arasında belirli ayrılıklar vardır.


    Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında çok küçük şekil farklarına rastlansa bile bunlar zaman ayrılıklarına dayanan basit değişikliklerden başka bir şey sayılmamalıdırlar. Eski Anadolu Türkçe’si, Batı Türkçesinin eski gramer şekillerini, Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si ise Batı Türkçesinin yeni gramer şekillerini ihtiva eden devrelerdir. Yani, gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında bir devre farkı yoktur.

    Devrelerin birbirine geçişi keskin çizgilerle ayrılamayacağı için eski Anadolu Türkçe’si ile Osmanlıca arasında da uzun bir geçiş safhası olmuştur. Osmanlıca’nın başlangıcını teşkil eden ve 15. asrın ikinci yarısı ile 16. asrın ilk yarısını içine alan devirde eski gramer şekilleri, yerlerini henüz tamamıyla yeni şekillere bırakmış değillerdi.


    Bu eski şekillerden bazıları Osmanlıca’nın içinde daha sonraları da kendisini muhafaza etmiş, bunlardan klişeleşmiş olarak Türkiye Türkçe’sine geçenler bile olmuştur. Bazı yeni şekiller ise oluşunu ancak Osmanlıca içinde tamamlamış veya kullanış sahasına bu devirde çıkmıştır. İşte geçiş devrindeki normal gelişmeler, ondan sonraki küçük sızıntılar ve bazı yeni şekillerin ortaya çıkışı dışında, Osmanlıca’ya Türkçe bakımından başından sonuna kadar bir durgunluk hâkim olmuş, 16. asırdan günümüze kadar Türkçe gramer şekilleri bakımından belirli hiçbir gelişme kaydetmemiştir.


    Osmanlıca’yı batı Türkçe’si içinde bilhassa Türkiye Türkçe’sinden ayrı bir devre hâlinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız Eski Anadolu Türkçe’sinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından Eski Anadolu Türkçe’sinden de, Türkiye Türkçe’sinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre Türkçe’nin yabancı unsurlar tarafından tam mânâsiyle istilâ edildiği, Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir.


    Osmanlıca devrinde Türkçe’yi saran bu Arapça ve Farsça unsurlar, sayısız Arapça ve Farsça kelime ve terkipler olup esas itibariyle isim sahası içinde kalmıştır. Fakat bu sahada o kadar ileri gidilmiştir ki bütün isim cinsinden kelimeler ve cümle içinde isim muamelesi gören bütün kelime gurupları Arapça ve Farsça kelimelere ve terkiplere boğulmuştur. Bu müthiş istilâdan fiil kökleri bile yakasını kurtaramamış, Türkçe’nin basit fiil kökleri yerine Arapça ve Farsça kelimelerle Türkçe yardımcı fiillerden yapılmış birleşik fiiller kullanılarak Türkçe, bugün de yaşamakta olan sayısız yabancı köklü birleşik fiil ile dolmuştur.


    Fiil dışında kalan isim cinsinden bütün kelimeler ve isim muamelesi gören kelime gurupları sahasını böylece Arapça ve Farsça kelimelere, sıfat ve izafet terkiplerine kaptıran yazı dilinde umumiyetle Türkçe olarak isim ve fiil çekimi ile cümle yapısı kalmıştır. Fakat cümle yapısı da, Türkçe kalmakla beraber, ağır darbeler yemekten kendisini kurtaramamış, birçok defa esas bünyesi yıkılarak bozuk bir kelime yığınından ibaret olmuştur. Hülâsa, Türk yazı dili Osmanlıca devrinde esas yapısı Türkçe olan fakat Türkçe, Arapça ve Farsça’dan meydana gelen üçüzlü, karışık ve son derece sun’î bir dil manzarası göstermiştir.

    Osmanlıca’nın devreleri

    Yabancı unsurların durumu bakımından Osmanlıca içinde üç devre vardır. Osmanlıca’nın 15. asrın sonu ile 16. asrın büyük bir kısmını içine alan ilk devresi Eski Anadolu Türkçe’sinde yazı diline sokulmağa başlayan Arapça ve Farsça unsurların Türkçe’yi istilâ işinin çok sür’atlendiği devredir. Bu devre, Osmanlıların İstanbul’a yerleşmesinden sonra kurulan saray hayatı ile başlamış, bu saray etrafında gelişen edebiyat ve kültür hayatının Arap ve Fars kültür ve edebiyatının nüfuzu altına girmesi Türk yazı diline bambaşka bir istikamet vermiştir.


    Bu devrede Türkçe Eski Anadolu devresindeki duruluğunu kaybetmiş, yabancı unsurların kesafeti iyiden iyiye artmıştır. Fakat daha sonraki asırlara göre henüz nisbî bir sadelik göze çarpar gibidir. Yabancı kelime ve terkiplerin sayısı ve çeşitleri çok artmakla beraber terkip zincirleri henüz son haddine varmış değildir. Fakat iyice karışık dil yolunda çok sür’atli bir gidiş, çok kesif bir hazırlık vardır. Öyle ki devrenin sonu, yani 16. asrın sonları artık koyu Osmanlıca’nın tam bir başlangıcı hâline gelmiştir. Böylelikle ilk devir sona ermiş ve Osmanlıca’nın yeni bir devri gelip çatmıştır.


    Bu devre Osmanlıca’nın ikinci devresi olup 16. asrın sonundan 19. asrın ortalarına kadar süren devredir ki başlıca 16. asrın sonu ile 17. ve 18. asırları içine alır. Bu devrede karışık dil, koyuluğunun son haddine varmış, yapısı güç halle Türkçe’ye benzeyen yazı dilinde Arapça ve Farsça unsurlar arasında Türkçe unsurlar âdeta görünmez olmuştur. Osmanlıca böylece Türkçelikten çıkmış bir hâle geldikten sonra nihayet üçüzlü sun’î dilin en yüksek noktasından aşağıya doğru dönmeğe başlamış ve üçüncü devresine girmiştir.


    Osmanlıca’nın ayni zamanda son devresi olan bu üçüncü devre, 19. asrın ortalarından başlayıp 20. asrın başlarına kadar gelen, yani Tanzimattan 1908 meşrutiyetine kadar olan devri içine alır. Bu devrenin son örnekleri 1908’den sonra da Cumhuriyete kadar, sür’atle ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında, gittikçe zayıflayarak bir nıüddet daha devam etmiştir. Bu üçüncü devre karışık dilin koyuluğunu yavaş yavaş kaybettiği devredir. Osmanlıca bu devirde zaman zaman çok sun’î bir koyuluk göstermekle beraber umumî olarak bir çözülme yoluna girmiş durumdadır. Bu çözülme nihayet 20. asrın başlarında tamamlanarak Osmanlıca’nın hayatı sona ermiş ve Türkiye Türkçe’sine geçilmiştir.


    Osmanlıca’nın bu son devrini eskisinden ayıran mühim bir fark da batıdan gelen yeni mefhumlar dolayısıyla yeni yeni Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin yazı diline sokulması ve uydurulmasıdır. Bu hususta bazen çok sun’î hareketler olmuş, lügat kitaplarına bakarak yazı yazanlar bile çıkmıştır. Fakat umumiyetle terkipsiz Türkçe’ye gidiş temayülleri artmıştır. Eski devirde de koyu Osmanlıca’nın yanında görülen oldukça sade dil örnekleri bu son devrede umumî yazı dilinin yanı sıra sayılarını çok arttırmışlardır.


    Bu devrenin sonları ise Türkçe’nin aydınlığa çıkışının açık müjdeleri ile doludur. Öyle ki bu devir eserlerinin bir eli Osmanlıca’da, bir eli Türkiye Türkçe’sindedir. Değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı, daha doğrusu meyvelerini verdiği için, artık dili bazen Osmanlıca, bazen Türkiye Türkçe’si, veya önce Osmanlıca, sonra Türkiye Türkçe’si olan şahıslar görülür. Hülâsa Osmanlıca’nın sonlarında yazı dili yabancı unsurlar ve terkiplerden sür’atle temizlenmiş, böylece 20. asrın başlarında terkipli karışık dil tarihe karışarak yerini Türkiye Türkçe’sine bırakmıştır.

    Nazım dili, Nesir dili

    Osmanlıca’nın, kendi içinde yukarıda gördüğümüz şekilde üç devreye ayrılan uzun tarihi boyunca, nazım ve nesir sahasındaki görünüşü birbirinden farklı olmuştur. Bu fark, bir yabancı unsurlar, bir de cümle yapısı bakımından nazım ve nesir dili arasında görülen ayrılıktır. Şiirin, bilhassa divan şiirinin muhteva ve şekil bakımından muayyen Ölçülere bağlı bulunması nazım diline de tesir etmiş ve Osmanlıca’da umumiyetle tek bir çeşit nazım dili oluşmuştur.


    Buna karşılık Osmanlıca içinde ilmi ve didaktik eserlerde ayrı edebi eserlerde ayrı bir nesir dili kullanılmıştır. ilmî nesir dili bir dereceye kadar sade ve basit bir dil, edebî nesir dili ise çok aşırı ve sun’î bir şekilde yabancı unsurlarla dolu, secili ve kelime gurubu silsilelerinden örülmüş bir dildi. Bu iki çeşit nesir dili Osmanlıca’da daima yan yana yürümüştür. Burada şu noktayı belirtelim ki adî nesirde edebî nesre göre bir sadelik ve basitlik vardı, yoksa umumî olarak o da yabancı unsurlarla dolu karışık bir dil, bir Osmanlıca idi. İşte umumiyetle bir çeşit olan nazım dili ile iki çeşit olan nesir dili yabancı unsurlar ve cümle yapısı bakımından Osmanlıca içinde farklı bir durumda bulunmuşlardır.


    Yabancı unsurlar bakımından Osmanlıca’nın ilk devresinde nazım ve nesir dili aşağı yukarı birbirine yakındır. yabancı unsurlar her ikisinde de çoğalmıştır. Daha çok nazım dilinde görülen terkipler, eski basitliğini muhafaza etmekle beraber bu devirde henüz fazla zincirleme hâlinde değildir. Umumiyetle nesir dili, nazım diline göre daha sade bir durumdadır. Fakat nazım dili pek değişmediği hâlde nesir dili gittikçe ağırlaşmaktadır devrenin sonlarında bu gidiş hızlanmış ve nesir dili nazım diline göre çok ağır bir dil hâline gelmiştir.
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  6. #6
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Osmanlıca’nın en koyu devri olan ikinci devrede ise bu koyuluk hem nazımda, hem nesirde görülür. Fakat nesirde çok aşırı bir durumdadır. Nazım dili ise eskiye göre o kadar ağırlaşmamış ve nesir dilinin yanında oldukça sade kalmıştır. Nazım dilinde eski basit terkipler yerini üçüzlü. dördüzlü ve daha geniş zincirleme terkiplere bırakmış nesirde ise ağırlık ve koyuluk içinden çıkılmaz bir hâle gelmiş, bilhassa edebî nesir Türkçe olmaktan büsbütün çıkmıştır. Üçüncü devrede ise nazım ve nesir dili birbirine yine yakındır ve her ikisinde de nisbî bir sadeliğe gidiş vardır.


    Bu gidiş devre boyunca nesirde daha süratli olmuş, nazımda ise, koyu Osmanlıca devrinde divan şiirinde de tek tük olarak görülebilen sade örnekler gittikçe artmakla beraber, bol yabancı unsurlu ve terkipli dilden kurtulmak daha güç olmuştur Devre bittikten sonra sonra da Osmanlıca’nın Türkiye Türkçe’si içine taşmaları daha çok nazım dilinde olmuş ve daha sonra tarihî hatıra olarak verilen tek tük Osmanlıca örnekler de hep nazım sahasında kalmıştır. Bu arada Türkçe’nin yakasını en geç bırakan eski dilin resmî muhaberede ve mevzuatta kullanılan köhne nesir dili olduğunu da unutmamak lâzımdır. Türkçe bugün bile yakasını bu kırtasiye dilinden tamamıyla kurtaramamıştır. Fakat bu, adî nesrin her devirde ağır olan çok hususî bir koludur ve umumî nesir diline ayak uyduramamasının fazla bir kıymeti yoktur.



    Osmanlıcanın nazım ve nesir dili asıl, yabancı unsurlar bakımından değil, cümle yapısı bakımından birbirinden çok farklı bir durumdadır. Divan şiirinde mânânın bir beyitte tamamlanması, bir beyit dışına taşmaması kaidesi Türk cümlesinin yapısı için çok hayırlı olmuştur. Zira mânânın bir beyitle tamamlanması demek, bir beytin hiç değilse bir cümle olması, bir cümlenin en çok bir beyit uzunluğunda bulunması demektir. Gerçekten divan şiirinde her beyit en çok bir cümleden, birçok defa da birden fazla cümleden müteşekkil olmuştur. Bu suretle Osmanlı şiirinde cümleler daima kısa, unsurları sade ve yerli yerinde Türk cümleleri olarak kalmış, nazım dilinde Türkçe cümle yapısı Türkçe’nin bütün tarihi boyunca hiç değişmemiş bulunan normal karakterlerini muhafaza etmiştir.


    Osmanlıca’nın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi karşımıza daima sağlam olarak çıkar. Buna karşılık Osmanlı nesrinde Türk cümlesi tam bir perişanlık içindedir. Bu bakımdan nazım dilinin daima Türkçe kalabilmiş olmasına karşılık nesir dili çok az Türkçe olabilmiştir Çünkü nesirde şiirdeki gibi belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti yoktur. Nesir, cümle unsurlarının tam bir serbestliğe kavuştuğu sahadır. Cümlenin bir bütün teşkil eden yapısını bozmadan o unsurları istenildiği kadar genişletmek mümkündür. İşte cümle unsurlarının nesir dilindeki bu serbestliği Osmanlıca’da tam bir başıboşluk hâline gelmiştir.


    Yani, nesir dilindeki serbestlik istismar edilerek, bilhassa gerundium ve edat guruplarında olmak üzere, cümle unsurlarının çerçevesi de, sayısı da gelişigüzel bir şekilde genişletilmiş, bu yüzden uzun uzun cümleler içinde cümle unsurları, aralarında çok defa yanlış bağlar kurulmuş olarak bir araya getirilmiştir. Bu suretle Türk cümlesinin sağlam yapısı Osmanlı nesrinde umumiyetle bozulmuş ve cümleler çok defa büyük bir kelime yığınından ibaret kalmıştır. Cümle unsurları genişledikçe, cümle uzadıkça hâkim olmak güçleşir, Cümle büyüyünce hâkimiyeti elden kaçırmamak için dili iyi bilmek, onun kaidelerini iyice hazmetmiş olmak, onun yapısını teşkil eden örgü karşısında tam bir hassasiyete sahip bulunmak lâzımdır. Üç dilli bir dil olan Osmanlıca’da ise yazıcılar maalesef Türkçe’yi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır.


    Bunda Osmanlıca’nın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü vardır. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçe’ye itina etmeğe vakit bırakmamıştır. Bu hususla, Türkçe’ye çevrilirken cümle unsurları Türk cümlesine uygun bir sıraya konmadan yerli yerinde bırakılan Arapça ve Farsça’dan yapılmış tercümelerin de çok tesiri olduğunu unutmamak lâzımdır. Hülâsa, Osmanlıca’nın nesir sahasında Türkçe, bünyesine aykırı bir yapıya sahip cümlelerle bozuk düzen bir yazı dili manzarası göstermiştir. Bu bozuk düzenliği en çok Osmanlıca’nın ikinci devresinde görüyoruz. ilk devrede tercüme tesiri çok hissedilmekle beraber Eski Anadolu Türkçe’sinden devralınan nesir dilinde cümle yapısı oldukça sağlamdır. Fakat ikinci devrede bu yapının Türkçe olan tarafı kalmamıştır denilebilir.


    Cümle yapısındaki bozukluğun nisbeti ise yabancı unsurların derecesi ile cümle uzunluğuna göre değişik olmuştur. Yabancı unsurları fazla ve cümleleri uzun olan yazılarda bozukluk çok olmuş, oldukça sade ve kısa cümleli olan yazılarda ise daha az olmuştur, Osmanlıca’nın son devrine gelince, bu devrede nesir dilinin kısa zamanda Türkçe cümle yapısına kavuştuğunu görmekteyiz. Tanzimatla beraber nesirde artık Türk cümlesi sağlam bir yapıya sahip olmuştur.


    Bu devir cümleleri, eskisi kadar olmamakla beraber, yine bir hayli uzun olmuşlar, fakat yapılan Türkçe’ye aykırı düşmemiştir, Arada sırada bozuk cümlelere rastlanmakla beraber umumî olarak nesir dilinde cümle yapısının büyük bir selâmetle çıktığı açıkça görülmektedir. Bu devrede nazım dilinde ise cümleler eskisinden daha fazla uzun olmak yoluna girmişlerdir.


    Yeni edebiyatla beraber mânânın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca bir cümle icabında bir kaç mısra içine yayılmış, böylece bilhassa devrenin sonlarına doğru uzun nazım cümleleri ortaya çıkmıştır. böylece cümlelerde nadir olarak bazen yapı sakatlıkları görülmekle beraber, Osmanlıca’nın bu son devresinde de, cümleler biraz uzadığı hâlde umumî olarak nazım dilinin cümle yapısı her zamanki gibi sağlam kalmış böylece Osmanlıca’nın ömrü tamamlandığı zaman Türk cümlesi hem nazım dilinde, hem nesir dilinde Türkiye Türkçe’sine sağlam bir yapı ile girmiştir.
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  7. #7
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Azerice..
    Çağdaş Azeri Edebiyatı


    On dokuzuncu asrın başlarından itibaren Rus istilaları neticesinde Azeri edebiyatı iki kola ayrılır. Bunlardan Kuzey Azerbaycan Edebiyatı Rus tesiri altında şekillenirken, GüneyAzerbaycan Edebiyatı da klasik çerçeve içinde sönükleşir ve bir taklit edebiyatı halini alır.

    Bunun yanısıra Halk Edebiyatı bütün canlılığıyla tekamülünü sürdürmekte olup aşık tarzı şiirin yanında halk destanları, nağıllar, latifeler, tapmacalar ve bayatılar gibi sözlü edebiyat türleri ileri seviyededir.

    Rus istilası karşısında, destanlar, ağıtlar oluşturmuş halk şairleri arasında Abdurrahman Ağa Dilbazof ve Genceli Hasan mühim yer tutar.

    Klasik edebiyat gittikçe zayıflamakla birlikte bilhassa Güney Azerbaycan'da geleneğini sürdürmektedir. Klasik Edebiyatın türlerinden gazel ve özellikle mersiyenin Azeri Edebiyatında özel bir yeri vardır. Dahil, Dilsüz, Raci, Kumri, Mukbil, Pürgam, Şuai ve Ahi 19. asrın önemli mersiye şairleridir.

    Tekkelerde gelişen tarikat edebiyatında ise Hamza Nigari, Mir Mehemmed Askeri ve Kutkaşınlı Abdullah önde gelirler.

    Baba Bey Şakir ise satirik daldaki şiirleriyle tanınır.

    Güney Azerbaycan'da yeni edebiyatın ilk temsilcileri arasında Abdurrahim Talıbof, Zeynelabidin Şirvani ve Mirza Ağa Tebrizi sayılabilir.

    Konuları, klasik konulardan ayrılmakla birlikte bu dönemin en çok rağbet gören nazım şekli gazeldir. Andelib Karacadağı, Nebati, Heyran Hanım ve Hacı Mirza Mehdi Şükuhi devrin önemli şairleridir.

    Güney Azerbaycan'da modern Azeri Edebiyatının öncüleri daha çok Rusça'yı öğrenip Batı medeniyetleriyle tamasa geçen ilim adamları olmuştur. Mirza Cafer Topçubaşı, Mirza Kazım Bey ve Abbaskuluağa Bakıhanlı Kudsi ansiklopedik yönü de ağır basan birer şair ve ilim adamıdır.

    Devrin en renkli simalarından biri de Mirza Şefi Vazıh'tır. Onun yanında realizm çığırının mahallileşme yönünde en mühim temsilcisi olan Kasım Bey Zakir ile modern hikaye yazarlarından olan İsmail Bey Kutkaşınlı önemli isimlerdir.

    On dokuzuncu asrın ikinci yarısında Azeri Edebiyatı, tiyatro yazarı, şair, mütefekkir ve reformist olan Ahundzade'nin şahsında en büyük temsilcisini bulur. Lirik şiirleri ve satirik manzumeleriyle Seyyid Azim Şirvani de asrın en büyük şairidir.

    Azerbaycan'da Tiyatronun Doğuşu ve Gelişmesi: Azerbaycan'da tiyatronun ortaya çıkışı, Avrupai hayat tarzının tesiriyle Tiflis'te olmuştur.

    1851'de vali Vorontsov tarafından tiyatro binası hizmete açılır. Başta Ahundzade'ninkiler olmak üzere komediler ilk defa Rusça olarak oynanır.

    1880'den sonra profesyonel tiyatro toplulukları kurulur. Bu gelişmelerde H. Zerdabi, Necef Bey Vezirli, S.M.Ganizade, N.Nerimanof, Cihangir Zeynalof ve H.Mahmudbeyof çok büyük hizmetler görmüşlerdir.

    Celil Mehmedguluzade, Abdurrahman Bey Hakverdili, Üzeyir Hacıbeyli, Abdullah Şaik de bu dönemin isimleri arasında önemli yer tutar.

    İlk profesyonel tiyatro topluluklarında Hüseyngulu Serabski, Cihangir Zeynalof, Mehdibey Hacınski, H. Ereblinski, Hacıağa Abbasof ve Ebulfeth Veli şöhret kazanmış isimlerdir.

    Hüseyin Cavid ve Cafer Cebbarlı devrin meşhur yazarlarındandır.

    1930-1940 yıllarının önemli eser sahipleri arasında Mirza İbrahimof ve Said Ordubadi vardır.

    Daha sonra dramlarıyla İlyas Efendiyef, komedileriyle Sabit Rehman, Enver Memmedhanlı ve son dönemde Şıheli Gurbanof, İslam Seferli, Ekrem Eylisli seçkin tiyatro örneği veren sanatçılardır.

    Yirminci yüzyılın başında Azeriler gözlerini dünyaya çevirmiş, olan bitenler ışığında gelecek hazırlıklarını yapmaya başlamışlardır. Türkiye matbuatı ile yaptıkları alışveriş neticesinde dildeki yakınlaşma ile edebi ve siyasi münasebetler de gelişmiştir.

    Bu yıllarda Azeri Edebiyatı Türkiye'ye paralel olarak gelişirken iki ayrı temayülün daha etkisi altındadır: İslamcılık cereyanı ve sosyal cereyanlar. Yirminci yüzyılın ilk çeyreği bu cereyanların temsilcilerini yetiştirirken Molla Nasreddinciler adlı bir edebi ekol de bu üçünün senteziyle en doğru yolu seçmiş görünür. Ö.F.Numanzade ve C.Mehmedguluzade'den başka Sabir, Ali Nazmi, Aligulu Gamkusar da bu gruptandır.

    Romantik temayülün öncüleri olarak ise Ahmed Cevad ile Memmed Hadi'yi görürüz.

    Ülkenin Sovyet idaresine geçmesiyle 1920'den önce olgun eserler vermiş sanatçılar bu dönemde ya susup bir kenara çekilmeyi ya da devre ayak uydurmayı tercih ederler. Bu dönemde mevzular genellikle 1917 ihtilali öncesi ve hemen sonrasındaki Azerbaycan hayatını içine alır. Eserlerde epik hususiyetler ağır basar.

    Yusuf Vezir Çemenzeminli, Memmed Sait Ordubadi, Mirzaİbrahimof, Mir Celal, Mehdi Hüseyin, Enver Memmedhanlı bu dönemde olgun eserler veren isimlerdir.

    Mikayıl Rızaguluzade, Osman Sarıvelli, Süleyman Rüstem, Samed Vurgun, Mehdi Seyidzade, Memmed Rahim, Resul Rıza Sovyet devri Azeri şiirinin öncüleridir. Onu Cafer Handan, Mirvarid Dilbazi, Nigar Refibeyli, Elekber Ziyatay, Enver Elifbeyli ve Ehmed Cemil'in oluşturduğu ikinci kuşak takip eder.

    Bu dönemin ilk şairlerinde İkinci Dünya Savaşının tesiriyle sosyal ve siyasi konular ağır basarken, sonrakilerde sosyal hayat, milli ve insani problemler işlenmiştir.

    Bunların dışında Eliağa Vahid, Nebi Hazri ve özellikle günümüz Azeri şiirinin en tanınmış şairi olan Bahtiyar Vahapzade'yi ayrıca ele almak gerekir.

    Yirminci asırda Güney Azerbaycan'daki edebiyatın iki büyük isminden Habib Sahir ve özellikle Seyid Hüseyn Şehriyar, sadece Azerbaycan'ın değil, yakın dönem Türk dünyasının da en büyük şairlerindendir.
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  8. #8
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Azeri Türkçesi Edebiyatı


    Oğuzca adıyla anılan Batı Türkçesi zamanla iki ana devreye ayrılmıştır. Bu ayrılma Batıda Osmanlı Türk Edebiyatını meydana getirirken, Doğuda da Azeri Türk Edebiyatı teşekkül etmiştir. Aslında gerek Doğu, gerekse Batı Oğuzcası 13, 14 ve 15. yüzyıllarda pek farklılık göstermez. Selçuklulardan sonra ortaya konulan edebiyatta her iki Oğuz ağzının temelini teşkil eden dil unsurları mevcuttur. Onun içindir ki, EskiAnadolu Türkçesi diye adlandırdığımız Batı Türkçesinin ilk zamanlarında ayrılık görülmez ve bu devir Türkçesi her iki ağzı birleştiren bir hususiyete sahiptir. Fakat zamanla Oğuz Türkçesi içinde ortaya çıkan iki daire belirli dil unsurlarını kendilerinde umumileştirerek ayrılma yoluna gitmiştir. Bu ayrılma ilk zamanlar pek ileri değildir. Hatta tarih içinde güçlü ve devamlı bir edebiyat olan Osmanlı Edebiyatı, sadece Azeri sahasında değil diğer Türk illerinde de kendisini hissettirmiştir. Bu irtibat sadece kültür sahasında olmamış,Osmanlı, yeri geldikçe son zamanlarda bile elinden gelen yardımı bu Türk ülkelerine esirgememiş, Türkçenin ve Türk Edebiyatının gelişmesinde mühim rol oynamıştır. Hatta Halili gibi meşhur şairler Osmanlı sarayı tarafından da himaye edilmiştir. Azerbaycan'ın siyasi ve kültür tarihinde Osmanlının bu bakımdan mühim bir yeri vardır. Bütün Türk dünyasında olduğu gibi Azerbaycan ile olan münasebet bugünkü kardeş Türk Dil ve Edebiyatının temelini teşkil etmiştir. Bu noktadan hareket eden Gaspıralıİsmail ve diğer Türk kültür birlikçileri Türk dünyasını tek bir yazı dilinde birleştirmek fikrinde kısa zamanda başarıya ulaşmışlar ve Osmanlı Türkçesinin tek bir yazı dili olmasını istemişlerdir. Bu ise Osmanlı Türklüğünün diğer Türk illerini görüp gözetmelerinin ve onlara duydukları yakınlığın neticesinden başka bir şey değildir. Sırf bu irtibatı koparmamak için bazı Osmanlı şairleri Doğu Türkçesi (Çağatay Türkçesi)nde gazeller bile yazmışlardır.

    Zamanla ayrılmaya başlayan Azeri Türkçesi dil coğrafyası itibariyle Doğu Anadolu, Güney Kafkasya ve Kafkas Azerbaycanı, İran Azerbaycanı, Kerkük ve Irak-Suriye Türklerini içine almaktadır. Azeri Edebiyatı daha çok şiir dili olarak kuvvetliliğini kurmuştur. Bu bakımdan Azeri sahasında Türk Edebiyatının çok kuvvetli şairleri yetişmiştir.

    Azeri sahası Türk Edebiyatı, 14. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar pekçok şair, nasir ve sanatkar yetiştirmiştir.

    On dördüncü asırda Azeri Türkçesi Edebiyatı:

    Bu yüzyılın Azeri sahasında yetişen önde gelen şairi Nesimi (ölm. 1404)dir. Şiirlerinde heyecan ve lirizm hakimdir.

    Bu asrın kudretli şairlerinden birisi de Kadı Burhaneddin (1344-1399)dir. Kadı Burhaneddin, Oğuzların Salur kabilesindendir. Kayseri'de tahsile başlamış, sonra Mısır'a gitmiş, bilhassa fıkıh sahasında derinleşmiştir. Şam'da Kutbeddin Razi'den akli ve nakli ilimler okumuş sonra Ertena oğlu tarafından Kayseri'ye kadı olarak tayin edilmiştir. Ertena Beyliğinin dağılması üzerine 1381 yılında Sivas'ta sultanlığını ilan etmiştir. Etrafındaki beyliklerle mücadelelerde bulunmuş, nihayet 1399 yılında Akkoyunlu hükümetini kuran Karayülük Osman Beyle yaptığı savaşta yenilmiş ve idam edilmiştir.

    Divan'ı vardır. Divan'ında kaside, gazel ve tuyuglar bulunmaktadır. Şiirlerine tasavvufun inceliklerini yerleştirmiştir. Ancak bazı gazellerinde muhteris bir şahsın maceracı ruhu aksetmektedir. Fıkıh sahasında Arapça olarak yazdığı eserleri vardır.

    Bu asrın Azeri Türkçesi Edebiyatı içinde ayrıca kayda değer şair ve nasirleri içinde Erzurumlu Mustafa Darir gelmektedir. Eserlerini çeşitli yerlerde yazan ve Mısır'da Türkçecilik Cereyanına katılan Kadı Darir, daha çok Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Ondaki Azerilik, Osmanlı Türkçesinin tabii seyri içindedir. Yusuf ile Zeliha adlı mesnevisinin yanında üç ciltlik Siretü'n-Nebi adlı eseri vardır. Bu bakımdan Türk Edebiyatı içinde ilk siyer yazarıdır. Siyerinde yer alan şiirleri bir hayli liriktir. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemi anlatırken yazdığı şiirlerden bazısı Türkçede mevlid türünde öncülük etmektedir. Şiirlerinde Gözsüz ve Darir mahlasını kullanmıştır. Yüz Hadis Tercümesi ve Fütuhu'ş-Şam Tercümesi adlı eserleriyle bilinen eserlerinin sayısı dörde çıkmaktadır. Yalnız Yusuf ile Zeliha'sı değil, nazmının kudretini diğer eserlerinde de göstermiş ve vak'aları yer yer şiirle de ifade etmiştir. Samimi ve açık bir anlatıcılığı olan Kadı Darir'in hikaye etme kabiliyeti çok yüksektir. O bu bakımdan Türk Halk Edebiyatı içinde müstesna bir mevkie sahiptir.

    On beşinci yüzyılda Azeri sahası Türk Edebiyatı, en kudretli şairlerinden biri olan Habibi'yi yetiştirmiştir. Çobanlık yaparken bir tesadüf eseri Akkoyunlu Hükümdarı Sultan Yakub'la karşılaştığı zaman o, henüz çocuktur. Çoban çocuk ile ona sorular soran padişahın adamı arasında geçen hadiseyi öğrenen sultan, çocuğun zeka ve cesaretine imrenerek himayesine almıştır. Habibi bu sayede ilim ve edebiyat sahasında kendisini yetiştirmiş ve asrının büyük şairi olmuştur. Sultan Yakub'dan sonra Safevi hükümdarı olan ve Şiiliği ihdas eden Şah İsmail zamanında ona Melikü'ş-Şuara ünvanı verilmişse de bu kudretli şair Safevi sarayını terk ederek Sultan İkinci Bayezid-i Veli devrinde İstanbul'a gelmiş ve burada vefat etmiştir. Evliya Çelebi, Habibi'nin Sütlüce'deki Caferabad Tekkesi civarına gömüldüğünü kaydetmiştir. Onun İstanbul'a gelişinde akidesine bir halel gelmemesi düşünülebilir. Çünkü bazı kayıtlarda Şah İsmail'den bahisle“...oğlu habis İsmail, tarikat-ı batılayı ihdas ederek...”şeklinde yer verilmiştir. Gerçekte onun dedeleri Erdebilli olup, sünni idiler. Azeri cemiyetinin hayat şartlarının doğurduğu sebepler yüzünden Osmanlı sahasına Habibi'nin dışında; Hamidi, Şahidi, Süruri, Basiri, Kabili, Bidari ve Halili gibi şairler de geçmişlerdir.

    Habibi şiirdeki kuvvet ve kudret yönünden Fuzuli ile Nesimi arasında bir köprü gibidir. Gazellerinde aşıkane ve safiyane bir eda vardır. Türkçesi açıktır. Dini kültürünün geniş olduğunu şiirlerinden öğreniyoruz. Fuzuli onun şiirlerine nazireler söylemiştir. Bu bakımdan o Fuzuli'nin yetişmesinde de vazife yüklenmiştir.

    Azeri sahasında yaşayan ve Türk Edebiyatının en büyük şairlerinden olan Fuzuli de 16. asrın şairlerindendir. Bağdat'ta yaşayan şair Safevi idaresi altındaki bu yerde Safevi hükümdarlarından iltifat görmemiştir. Ancak Osmanlı hakimiyeti zamanında itibara kavuşmuş ve pekçok eser yazmıştır.

    On yedinci yüzyıl geçmişe nispetle Azeri Türkçesi Edebiyatının sönük bir devresini teşkil eder. Sarayda Farsçanın hakimiyeti, şairlerin hemen hepsini Farsça söylemeye yöneltmiştir. Bu asırda kayda değer şairlerin başında Tebrizli Saib(1591-1671) gelmektedir. İran Edebiyatına Hind üslubunu getiren Saib daha çok hikemi şiir tarafındadır. Bu yönüyle Nabi'ye tesiri görülür. Divan'ından başka Kandeharname ve Mahmud-Ayaz adlı mesnevileri de vardır. Divan'ında Türkçe-Farsça mülemmalar da mevcuttur. Farsça şiirlerinin bir kısmı zamanındaki şairlere nazire olarak yazılmıştır. Beyaz adını verdiği müntehabat mecmuası onun zevkinin bir başka yönüdür. Bütün manzumeleri beyit olarak sayıldığında 120 bin beyti bulmaktadır. Bu itibarla asrının önde gelen şairidir.

    Bu asrın kayda değer şairlerinden birisi de Tarzi'dir. Avşar Türklerinden olan bu şair Şah Safi tarafından taltif edilmiştir. Türkçe kelimeleri Fars dili gramerine uydurarak söylemesi onun diğer bir tarafıdır. Ancak tabii Türkçe ile yazdığı şiirleri uzun zaman varlıklarını devam ettirmişlerdir. Yine bu yüzyılda “Te'sir” mahlasını kullanan Türk ailesine mensup diğer bir şair Mirza Muhsin'dir. Asrın sonlarına doğru şöhret kazanmıştır. Fakat ekseri şiirleriniFarsça yazmıştır. Türkçe gazelleri azdır.

    Mesihi bu asırda Azeri Türkçesi Edebiyatının mesnevi vadisindeki temsilcisi durumundadır. Varaka ve Gülşah, Zemburu Asel ile Damu Dane adlı mesnevilerini zikretmek yerinde olur.

    Asrın hükümdar şairi Şah İkinci Abbas'tır. Saltanatı sırasında alim ve şairleri himaye eden Şah İkinci Abbas, daha çok bu yönüyle hizmette bulunmuştur. Sani mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler söylemiştir. Şah İkinci Abbas'ın vak'anüvis tarihçisi olan, Şah İkinci Safi'nin de vezirliğini yapan Mirza Tarih Vahid Tebrizi de bu yüzyılın şairidir. Divan'ı Türkçe ve Farsça şiirleri ihtiva etmektedir.

    Melik Bey Avcı ile Müştak ve Mevci bu asırda zikre değer diğer şairlerdir. Bunlar Kavsi-i Tebrizi ve Saib de dahil Nevai ve Fuzuli gibi üstad şairlerin mektebine dahildirler.

    Sadıki bu asrın Azeri Türk Edebiyatında Mecmaü'l-Havas adlı tezkiresiyle yer almıştır. Sadıki, Tezkiresi'nde bu sahada yetişen şairlere yer ayırdığı gibi Osmanlı sahası şairlerini de ihmal etmemiştir.

    On sekizinci yüzyılda devam eden Fuzuli ve Nevai mekteblerinin yanında yeni Azerbaycan Türk Edebiyatına katılan ve kurucu rolde bulunan Molla Penah Vakıf (1717-1797) ve Vedidi (1709-1809) gibi şairler yer almaktadır.

    Vakıf bu yüzyılda Azeri Türk Edebiyatının en şöhretli şairidir. Bir Kafkas Türkü olup, sünni akideye mensuptur. Şöhreti daha çok Kafkas Türkleri arasında yayılmıştır. Vakıf, Karabağ hükümdarı İbrahim Halil Hanın eşik ağasıdır. İran Şahı Aka Mehmed, Karabağ'ı istila etmiş Vakıf bu zamanda ölümden kurtulmuştur. Fakat Aka Mehmed Şahın halefi tarafından oğlu ile birlikte öldürülmüştür. Mezarı Azerbaycan'da Şuşa şehrindedir. Azeri Türkleri kabrini evliya türbesi gibi ziyaret etmektedirler. Vakıf divan şiirini elden bırakmamakla birlikte halk şiiri de yazmıştır. Şiirlerinde yaşanılan hayata yer vermektedir. Bunu şair dostu Vedidi'ye yazdığı gazelinde görmek mümkündür. Aşık tarzındaki şiirlerindeyse divan estetiğiyle halk söyleyişini kaynaştırdığı görülür. Onun tesiri Vedidi ve Arif gibi asrının şairlerinde sürmüş ve 19. asrın Azeri şairlerinden olan Zakir'de devam etmiştir.

    Yine bu devrin Küreni, Gurbani, Tufarganlı Abbas gibi saz şairleri halk edebiyatı sahasında zikre değer şairlerdir. Ayrıca bir Türkmen şairi olan Mahtum Kulu'yu da saha itibariyle buraya dahil etmek gerekir.

    Bu asırda Azeri sahasında yetişen şairler bununla kalmaz. Araştırıldığı takdirde daha başka şairlerin de ortaya çıkması büyük ihtimal dahilindedir. Hüseyin Efendi Gayıbof'un Azerbaycan'da Meşhur Olan Şuara'nın Eş'arına Mecmuadır adındaki antolojisi bu asra geniş çapta ışık tutmaktadır.

    On dokuzuncu yüzyılda Azeri Türkçesi Edebiyatı eskiyi devam ettirdiği gibi, Osmanlıya paralel olarak yeniliğe de yüzünü dönmüştür. Fakat Kuzey Azerbaycan'ın Ruslar tarafından, Karabağ'ın Ermenilerce işgali bu Türk ülkesini ağlayan şairlerle doldurmuştur. Vatanın düştüğü felaketi dile getiren şairler çoğunluktadır.

    On dokuzuncu yüzyıl ortalarından sonra sönmeye başlayan klasik edebiyat (Divan edebiyatı) İran Azerbaycanı'nda varlığını korumakla birlikte, bizde Şinasi'nin yaptığı gibi mevzuda değişikliğe uğramıştır. Hatta bu değişiklik dilde de görülmüştür.

    Kuzey Azerbaycan'da klasik şiir varlığını biraz da tekkelerde sürdürmüştür. Bu bölgede yaşayan Mehmed Askeri mahlaslı bir Nakşi şeyhinin tekke şiirinde öncülük ettiği görülür. Mehmed Askeri daha çok Türkiye Türkçesine yakın bir dil kullanan ve dilde birliğin şuuruna varan bir şeyhtir. Kutkaşınlı Abdullah, onun Azeri Türk Edebiyatında takipçisi olup dini şiirleriyle tanınmaktadır. Bölgenin destani kahramanı Şeyh Şamil de bilhassa Dağıstan taraflarında bu dil edebiyatında yer almıştır.

    Bu yüzyılın ünlü tarikat şeyhi Mir Hamza Nigari (1815-1885)dir. Türkiye'de tahsil gören Mir Hamza Nigari, Osmanlı-Rus Harbinde Türkiye lehinde rol oynamış ve sonunda Anadolu'ya göç etmiştir. Dilinde Türkiye Türkçesi hususiyetlerine yer veren bu şeyhin şiirleri lirik olup, dini unsurlara da yer vermiştir. Divan'ının yanında Çayname, Nigarname gibi mesnevileri de vardır. Farsça şiirleri ayrı bir divanda toplanmıştır. Şiirinde Fuzuli tesiri vardır. Aşık şiiri tarzındaki manzumeleri onun diğer bir yönünü verir.

    Eski edebiyata bağlı olan şairler içinde bu asırda Baba Bey Şakir'i de zikretmek yerinde olur. Baba Bey Şakir (1770,1844) daha çok satirik (yergiyle ilgili) şiirde kendisini göstermiş ve manzumelerinde Rus memurlarının, ahlaksızlıklarını, cemiyeti soymalarını ve sahte din adamlarının yaptıklarını dile getirmiştir. Kendisini Güney Azerbaycan'da Hacı Mirza Mehdi (1830-1896) takip etmiş ve satirik şiirin bölgedeki canlılığını devam ettirmiştir. Manzumeleri daha çok, halk şiirine yakın olup, akıcı bir dile sahiptir. Türkçenin yanında Farsça şiirler de yazan Hacı Mirza Mehdi sağlığında bir Divan bırakmıştır. Ayrıca Manzara-yı Aşk adlı bir mesnevisiyle Latifeleri mevcuttur.

    Azeri Edebiyatı belki köklü bir sözlü edebiyata dayanması sebebiyle bu yüzyılda da Halk Edebiyatı şubesinde varlığını pek fazla hissettirmiştir. Gerek aşıklar (saz şairleri), gerekse kalem şuarası (halk şairleri) 19. asırda eski geleneği bırakmamışlar ve hece vezninde şiirler yazmışlardır. Bu şairler az da olsa, ayrıca eski edebiyatın nazım şekilleriyle manzumeler de yazmışlardır. Bu asrın belli başlı halk şairleri Mehemmed Beg Aşık (1776,1861), Agabegumaga (1776-1881), Kazımaga Salik, Aşık Peri, Melikballı Kurban, Şekili Hatem, Mücrim Kerim Vardani, Mirza Bakış Nadim, Bababey Şakir, Kasım Bey Zakir, Hayran Hanım, Andelib Karacadagi, Mehdi Bey Şekaki, Mirza Mehdi Şukuhi, Seyyid Ebulkasım Nebati vs. dir.

    Aşık Musa (1785-1840) Mehemmed Hüseyin (1800-1880), Aşık Mehemmed, Aşık Dilgam, Aşık Rece, Aşık Hasan, Aşık Cavad ve Aşık Cemal gibi saz şairlerini de bu arada zikretmeliyiz.

    On dokuzuncu asrın ilk yarısında Osmanlı Türk Edebiyatına paralel olarak, modern edebiyata yönelen Azeri Türk Edebiyatının bazı isimleri maddi imkanlar temin edilerek Çarlık Rusyası tarafından yönlendirilmiştir. Bunların başında gelen ve ayrıca Hıristiyan da olan, Mirza Kazım Bey Zakir'in Türk Tatar Dilleri Grameri'nden başka eserleri de vardır. Zafer Nağmesi adlı manzumesiyle meşhur olan Mirza Cafer Topçubaşı da, Rusların hizmetinde çalışmış Azeri şairlerindendir.

    Asrın ilk yarısında görülen ve Esrarü'l-Melekut adlı eserini Birinci Abdülmecid Hana takdim eden Abbas Kulaga Bakıhanlı Kudsi (1794-1846) de alim, mütefekkir ve istidadlı bir şairdir. Ayrıca tarih yazarıdır Farsçaya ait yazdığı Kanun-ı Kusi adlı eserinin yanında Tehzib-i Ahlak adlı eserini de zikretmek gerekir. Geleneğe uyarak növha (mersiye)lar yazdığı da vakidir. Öte yandan Kasım Bey Zakir (1784-1857), Vakıf ve Vidadi ile başlayan realizmin Azeri Edebiyatında önde gelen temsilcisi durumundadır. Sanatı kuvvetli olup, güzellik ve sevgi konularını işlemiştir. Onun aşık tarzında yazdığı şiirleri diğer bir cephesini aksettirir.

    İsmail Bey Kutkaşınlı da Rus ordusunda subay olarak hizmette bulunmuştur. Hikayeler yazmıştır.

    On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında modern edebiyatın takipçileri olarak Mirza Fethali Ahundzade (1812-1878), Seyyid Ezim Şirvani (1835-1888) gibi simalar görülmektedir. Ahundzade çok yönlü bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Eserlerinde Azeri Türkçesini açık bir şekilde kullanır. Tarihten coğrafyaya, felsefeden dine kadar hemen her mevzuda yazılar yazan bu ansikopedist şahsiyette millet kavramına rastlanmaz.

    Şahsında Beytü's-safa gibi bir edebiyat mahfili kuran Seyyid Ezim Şirvani, Azeri Türkçesi yanında Farsçaya da yer ayırmıştır. Ayrıca eğitimci gaye ile Rebiü'l-Etfal adlı ders kitabını yazmıştır. Şiirlerinde Fuzuli tesiri açıkça görülür. Ancak bazı şiirlerinde cemiyetin dertlerini anlatmış ve hicviyeler de yazmıştır. Zaten kendisi bir muallimdir. Külliyatı vardır.

    On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük hadiselerden birisi Azerbaycan'da matbuatın geniş yer tutmasıdır. Bunlar içerisinde; Ekinci (22 Temmuz 1875), Ziya, Keşkül, Şark-ı Rus gibi gazete ve dergilerin müstesna yeri vardır.

    Yirminci yüzyılda Azerbaycan Türk Edebiyatının belli başlı simaları Cafer Cabbarlı (1899-1934), Resul Rıza (1910-1981), Samed Vurgun (1906-1956), Mirza Aliekber Sabir (1866-1932), Hüseyin Cavid (1882-1941), Seyyid Mehemmed Hüseyn Şehriyar (1907-1987) Bulut Karaçorlu Sehend (1907-1979), Yahya Şeyda gibi şairlerdir. Şehriyar ve Yahya Şeyda gibi şairler bugün Azerbaycan ilinde yankılanan ve Türk dünyasınca geniş çapta tanınan şairlerdendirler.
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  9. #9
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Türkmence Türkmen Türkçesi veya Türkmence Türkmenistan'ın resmi dili olup nüfusun %90'ı

    (3.500.000 kişi) tarafından konuşulan Oğuz öbeğine ait bir Türk Lehçesidir. Ayrıca İran'da

    2.000.000, Afganistan'da ise 500.000 kişi tarafından konuşulur. Türk Lehçeleri'nin Oğuz

    (Batı) bölümüne ait olan bu lehçe Türkiye ve Azerbaycan Türkçelerine büyük benzerlik

    gösterir.

    Alfabe

    A ,a ,B ,b ,Ç ,ç ,D ,d ,E ,e ,Ä ,ä , F ,f ,G ,g ,H ,h ,İ ,i ,J ,j ,Ž ,ž ,K ,
    k ,L ,l ,M ,m ,N ,n ,Ň ,ň ,O ,o , Ö ,ö ,P ,p ,R ,r ,S ,s ,Ş ,ş ,T ,t , U ,u ,Ü ,ü ,W ,w ,Y ,y ,Ý ,ý ,Z ,z.
    Türkmenistan alfabesinde Türkiye alfabesinden farklı olan harfler şunlardır:

    ä: açık e
    j: c
    ž: j
    ň: genizsi n
    w: v
    ý: y
    y: ı

    Dilbilgisi

    Zamirler

    1-Şahıs Zamirleri
    Türkmence şahıs zamirleri aşağı yukarı Türkiye Türkçesindeki gibidir:

    Men, sen, ol, biz, siz, olar
    Yönelme hallerinde n>ň değişmesi olur:
    maňa, saňa, oňa

    2-İşaret Zamirleri
    Türkmence işaret zamirleri şunlardır: Bu, şu, ol, şol.
    Çekimli hallerde;
    • "Bu" işaret zamiri "m" ile başlar.
    • Ek ile zamirlerin aralarına "n" sesi girer.
    • Yönelme hallerinde ise n>ň değişmesi olur.
    muny: bunu, muňa: buna, onuň: onun
    Fiiller


    Şimdiki Zaman


    -ýar, -ýär Şimdiki Zaman Eki + Şahıs Ekleri
    Şimdiki ZamanOlumluOlumsuz
    gelýäringeliyorum
    okaýarynokuyorum
    gelmeýäringelmiyorum
    okamaýarynokumuyorum
    gelýärsiňgeliyorsun
    okaýarsyňokuyorsun
    gelmeýärsiňgelmiyorsun
    okamaýarsyňokumuyorsun
    gelýärgeliyor
    okaýarokuyor
    gelmeýärgelmiyor
    okamaýarokumuyor
    gelýärisgeliyoruz
    okaýarysokuyoruz
    gelmeýärisgelmiyoruz
    okamaýarysokumuyoruz
    gelýärsiňizgeliyorsunuz
    okaýarsyňyzokuyorsunuz
    gelmeýärsiňizgelmiyorsunuz
    okamaýarsyňyzokumuyorsunuz
    gelýärlergeliyorlar
    okaýarlarokuyorlar
    gelmeýärlergelmiyorlar
    okamaýarlarokumuyorlar
    Ğ
    Geniş Zaman

    Geniş ZamanOlumluOlumsuz
    geleringelirim
    okarynokurum
    gelmeringelmem
    okamarynokumam
    gelersiňgelirsin
    okarsyňokursun
    gelmersiňgelmezsin
    okamarsyňokumazsın
    gelergelir
    okarokur
    gelmezgelmez
    okamazokumaz
    gelerisgeliriz
    okarysokuruz
    gelmerisgelmeyiz
    okamarysokumayız
    gelersiňizgelirsiniz
    okarsyňyzokursunuz
    gelmersiňizgelmezsiniz
    okamarsyňyzokumazsınız
    gelerlergelirler
    okarlarokurlar
    gelmezlergelmezler
    okamazlarokumazlar

    Gelecek Zaman


    Türkmence gelecek zamanda şahıslara göre fiil çekimi yoktur. Bunun yerine zamirler kullanılır.
    Gelecek ZamanOlumluOlumsuz
    men geljekgeleceğim
    men okajakokuyacağım
    men geljek dälgelmeyeceğim
    men okajak dälokumayacağım
    sen geljekgeleceksin
    sen okajakokuyacaksın
    sen geljek dälgelmeyeceksin
    sen okajak dälokumayacaksın
    ol geljekgelecek
    ol okajakokuyacak
    ol geljek dälgelmeyecek
    ol okajak dälokumayacak
    biz geljekgeleceğiz
    biz okajakokuyacağız
    biz geljek dälgelmeyeceğiz
    biz okajak dälokumayacağız
    siz geljekgeleceksiniz
    siz okajakokuyacaksınız
    siz geljek dälgelmeyeceksiniz
    siz okajak dälokumayacaksınız
    olar geljekgelecekler
    olar okajakokuyacaklar
    olar geljek dälgelmeyecekler
    olar okajak dälokumayacaklar

    Görülen Geçmiş Zaman

    Görülen Geçmiş ZamanOlumluOlumsuz
    geldimgeldim
    okadymokudum
    gelmedimgelmedim
    okamadymokumadım
    geldiňgeldin
    okadyňokudun
    gelmediňgelmedin
    okamadyňokumadın
    geldigeldi
    okadyokudu
    gelmedigelmedi
    okamadyokumadı
    geldikgeldik
    okadykokuduk
    gelmedikgelmedik
    okamadykokumadık
    geldiňizgeldiniz
    okadyňyzokudunuz
    gelmediňizgelmediniz
    okamadyňyzokumadınız
    geldilergeldiler
    okadylarokudular
    gelmedilergelmediler
    okamadylarokumadılar

    Türkmencenin imlasına bağlı olarak:
    Üçüncü şahıslarda görülen geçmiş zaman eki her zaman -dy, -di şeklinde yazılır.
    • gördi, gördiler
    İki ya da daha fazla heceden sonra tüm şahıslarda bu durum görülür.
    • düşündim, düşündiň, düşündi, düşündik, düşündiňiz, düşündiler
    Öğrenilen Geçmiş Zaman

    Öğrenilen Geçmiş Zaman IOlumluOlumsuz
    gelipdiringelmişim
    okapdyrynokumuşum
    gelmändiringelmemişim
    okamandyrynokumamışım
    gelipdirsiňgelmişsin
    okapdyrsyňokumuşsun
    gelmändirsiňgelmemişsin
    okamandyrsyňokumamışsın
    gelipdirgelmiş
    okapdyrokumuş
    gelmändirgelmemiş
    okamandyrokumamış
    gelipdirisgelmişiz
    okapdyrysokumuşuz
    gelmändirisgelmemişiz
    okamandyrysokumamışız
    gelipdirsiňizgelmişsiniz
    okapdyrsyňyzokumuşsunuz
    gelmändirsiňizgelmemişsiniz
    okamandyrsyňyzokumamışsınız
    gelipdirlergelmişler
    okapdyrlarokumuşlar
    gelmändirlergelmemişler
    okamandyrlarokumamışlar
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

  10. #10
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    1,586
    Rep Puanı
    206

    Standart Cevap: Lehçelerimiz..

    Özbekçe veya Özbek Türkçesi Türk LehçelerindenUygur grubuna ait bir lehçe.

    Özbekistan'ın tek resmî dili olup Orta Asya genelinde konuşulan Türk Lehçeleri ailesinin 3'ncü büyük mensubudur. Kuzey ve güney şiveleri olmak üzere iki şivesi vardır.
    Kuzey şivesi 22.000.000'a yakın bir topluluk tarafından Özbekistan'da, Güney şivesi ise yaklaşık 2.500.000 nüfuslu bir azınlık tarafından Afganistan'da konuşulur. Özbekçe Uygurca'ya yakın bir lehçedir. Ortaçağ'da Orta Asya'nın en önemli kültür ve bilim dili olmuştur.

    Özbek Türkçe'si Türkistan coğrafyasında Özbekistan dışına yayılmış olan Özbek Türkleri arasında; Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan, Afganistan, Türkmenistan Cumhuriyetleri'nde de kullanılır. Söz konusu bazı bölgelerde, bölgenin resmi diliden de çok kullanılır.

    Şimdiki zaman olarak "şimdiki - gelecek zaman" ve "şimdiki - zaman devam fiili" olmak üzere ikiye ayrılır.

    Şimdiki gelecek zaman: Türkiye Türkçesi'ndeki geniş zamana yakındır. Ünsüzlerden sonra -a, ünlülerden sonra -y çekim ekidir.

    bar-a-men "gidiyorum"
    bar-a-sen "gidiyorsun"
    bar-a-di "gidiyor"
    bar-a-miz "gidiyoruz"
    bar-a-siz "gidiyor"
    bar-a-di (lar) "gidiyorlar"

    Şimdiki zaman devamlı fiili ise -yat fiiliyle yapılmaktadır.

    barayapmen "gidiyorum"
    barayapsen "gidiyorsun
    barayapti "gidiyor"
    barayabmiz "gidiyoruz
    barayabsiz "gidiyorsunuz"
    barayapti (ler) "gidiyorlar"

    Yazı Sistemi

    1924'ten önce, bütün Orta Asya dilleri Arap yazısı ile yazılırdı. 1924-1940 arasında resmî Özbekçe, Stalin idaresi tarafından Kiril alfabesi dayatılıncaya kadar Latin alfabesi ile yazılmıştır. 1992 yılına kadar Özbekler Kiril alfabesini kullanmaya devam ettiler, fakat şimdi Kiril alfabesi hâlâ yaygın olmasına rağmen Latin alfabesi resmî olarak kabul edilmiştir.
    • Kiril:
    А аБ бВ вГ гД дЕ еЁ ёЖ жЗ зИ иЙ йК кЛ лМ мН нО оП пР рС сТ тУ уФ фХ хЦ цЧ чШ шЪ ъЬ ьЭ эЮ юЯ яЎ ўҚ қҒ ғҲ ҳ
    • Latin:
    А аB bV vG gD dЕ еYo yoJ jZ zI iY yK kL lМ mН nО оP pR rS sТ tU uF fX xTs tsCh chSh sh'-E eYu yuYa yaO' o'Q qG' g'H h
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister,
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister...

+ Konuyu Cevapla

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

     

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok